18 Nisan 2014, Cu
   
Yazı Boyutu

Tüm site ve web üzerinde

Devlet olmanın rüknü nedir?

İnsanlığa kastederek var olmaya çalışan devlet, itibarını yok ederek devlet olamaz. Neticede devlet insanın insani değerler üzerinde inşa ettiği itibari bir yapıdır ve itibarını insandan alır; insana itibar veremez. Çünkü insan gerçek değerdir, tabir edilmiş üniformal bir değer değil

Toplum insanların, millet toplumun, devlet milletin, anayasa devletin ve kurumlar da anayasanın terkibidir. Bu cümle soldan sağa doğru okunur ve her biri kendinde olan tüm unsurlarla birbirine ulaşan karşılıklı, doğrusal-döngüsel ve değişip dönüşebilen yapıda bir süreç oluşturur. Bu yapının bağlamları tıkanırsa veya koparsa bu süreç ayrışır ve her biri bu sürecin unsurları olan farklı yapılar çelişki gibi algılanmaya ve çatışma alanlarına dönüşmeye başlar. Bu yüzden bu cümle asla sağdan sola okunmamalı. Eğer böyle okumaya kalkışırsak ki bunu biraz daha açarak deneyelim; kurumlar anayasayı, anayasa devleti, devlet milleti, millet toplumu ve toplum insanları doğurur demekle, çocuk da annesini doğurur cümlesini akıl tutulmasına maruz kalarak kabul etmek zorunda kalırız. Bu mantığı kabul edecek olursak tüm bu yapıların temel bağlamı olan hak kavramını “Hak hukuken korunan menfaattir” şeklinde tanımlayarak, hakka uygun olan hukuktur yerine hukuka uygun olan haktır şeklinde tersyüz etme deneyimi yaşarız. Oysa tüm bu yapıların üzerinde olduğu zemin olan haklar beyannamesi olarak anayasa, tanıdığı bu haklarla hukukun da temel kaynağıdır.

Devletin niteliği, milli bilinç olarak var olan devletin bu bilinç durumunun geliştirilerek sürdürülebilirliği ile doğru orantılıdır. Aslında bugün geldiğimiz nokta milli bilinçten ayrışmış olarak ortaya çıkan kamusal bir süreç karşısında milli bilincin merkezde yer alma çabasına varmış görünüyor. Bu anayasal süreçte, milletin kendine dair bir konuda kendi bilinci ile dönüşümünü sağlama çabası bu sefer işin doğru bir yerden kavrandığını göstermesi bakımından önem arz ediyor. Hemen her kesimde yeni bir anayasa söyleminin dillendirilmesi, bu sürecin en zor aşaması gibi görünen mutabakatın mekanını da ima ediyor. Bu mekan tüm farklılıkları ile milleti millet yapan, tüm değerleri içinde barındıran, ilk bakışta farklı kesimlermiş gibi görünen ancak tüm bu farklılıkların tam da milletin unsurlarını teşkil ettiği bir mekandır ve mutabakata böyle bir mekanda ulaşılabilir. Yoksa yapay bir zemin arayışına yöneliriz ki bu da işin başında milli bilinçten ayrışmış bir yer olur. Bugün yapılması gereken, kıpırdanan bu milli bilincin açığa çıkmasına hizmet edecek bilinç sahiplerinin bunu milletten esirgememeleridir. Aslında millet, varlığının diliyle kendini ifade etmekte ve zaten, tabii olan Anayasa da budur; ancak burada bu ifadenin millete dair üslup üzerinden kurulacak bağlamlarla yazılı bir Anayasanın lafzı haline getirilmesinden söz ediyoruz.

Milletin ve anayasanın üslubu

Tabii hukuktan ayrışmış ve olgusal normlar üzerinden kurduğu varoluşu ile toplumsal farklılıklardan uzlaşmaz çelişkiler üreten kamusal bir yapı milletin millet olarak var olması imkanını mümkün kılamaz. Bu anayasal oluşum, millete dair bir oluşum olarak milletin, bugüne kadar çelişki ve çatışma alanlarına dönüştürülmüş farklılıklarının çelişki olmadığını, bunların milli üslubun vazgeçilmez unsurları olduğunu belirterek kendisini gerçekleştirme fırsatıdır. Milletin üslubu Anayasal lafzın üslubu olarak yerini aldığında toplumsal farklılıklar çatışma alanı olmaktan çıkıp millet olmanın unsuru olan gerçek yerini alabilir ve anayasal düzlemde yapılan her şeyin millet ve onu oluşturan unsurlar adına olduğu gerçeği açığa çıkabilir.

Bu yazının merkezinde yer alan toplum, millet, devlet ve anayasa kavramları görüldüğü üzere bilince dair itibari kavramlardır ve bunların itibari değerleri de her birinin temelinde asıl ve gerçek değer olan insanla münasebetinde nasıl bir bilinç üzerinde var oldukları ile ortaya çıkabilir. İtibari değerini insandan alan bu kurumlar insana karşı gösterecekleri gerçek değerde ihmale düşerlerse bu durum yukarıdan aşağı tüm birimler arasında çatlaklara yol açarak ayrışmaya ve milli bilincin dağılmasına yol açabilir. Milli bir bilincin konusu olan Anayasa üzerine konuşmak bu bilince dair araçlarla gerçekleşebilir. Ele aldığımız bu araçlardan ‘lafız’; kişisel bir biçim iken, ‘üslup’; kişisel bir içeriktir. Böyle bir üslupla Anayasal lafzı yazan bu kişi kimdir? Burada bu kişinin devlet eliyle millet olduğu, lafız ve üslup üzerinden yapılacak tanımlama ve tanıma ifadeleriyle de devletin milleti değil, milletin devleti aşamasına nasıl ulaşılabileceğini düşüneceğiz.

Devlet, millet olmanın tezahürü olarak anayasadan önce vardır ve millet eliyle devletin anayasanın yazıcılığını yapması milletin vazettiği tarifleri kendi eliyle yazarak kendisinin ve kurumlarının ne olduğunu tanımlarken, hakları, insanı ve milleti tanıyarak, bu yazma ile mutabakat metnini de kabul ve tasdik ederek imzalamış olur. Bu imzanın anlamı devletin tüm kurumları ile milli üsluba uygun, milletle, ona ait olarak bütünleşmesini kabul ve tasdik etmektir. Bu üslup devlet millet bütünleşmesinde devletin millete has bir yapı olmasını gerçekleştirir. Milletin yazdırdığını yazarak tasdik etmiş olmakla kendisini ve kurumlarını bu tanımlamalar ile sınırlayan, hakları, insanı ve milleti tanıyan bu devlet, tanımladığı değil tanıdığı haklara ve bu hakların terkibi olan hukuka kendisi de riayet ederek bir hukuk devleti, yine tanıdığı insan ve millet bilinciyle de sosyal devlet olmak zorundadır. Çünkü bu süreçle var olmuş devletin ve kurumlarının milletten ayrışmış bir lafzı ve üslubu yoktur ki millete aykırı bir yol tutsun.

Anayasal üslubun temel kavramlarını, haklar ve milleti oluşturan unsurları tanıma, devlet ve kurumlarını da tanımlama olarak kurmalıyız. Bu kurgu anayasanın üzerinde var olacağı zemini hazırlar. Ancak itibari bir kavram olarak milletin tanınması gerçek bir kavram olan insanın tanınması ile mümkün olabilir. İnsanların her birinin, anayasal güvence ile kendilerine özgü farklılıklarıyla temel hak ve özgürlükler çerçevesinde tanınması; Milletin kendine özgü, benzer ve farklılıklarla donanımlı insanların terkibi ile var olmuş itibari bir kavram ve devletin kurucu unsuru olduğunun tanınması; Devletin de kurumları ile beraber, milletle ve onu oluşturan insanlarla muamelesinde her tür ideolojiden arınmış olduğunun tanımlanarak tasdik edilmesi, anayasanın temel ilkeleri arasında yer almalıdır.

Devlet kutsal mıdır?

Anayasanın lafzı ve üslubu millete ait anayasal bir unsur olarak görünüm kazanmalıdır. Millet, tüm farklılık ve benzerlikleri ile kendisini terkip eden insanların bu farklılık ve benzerlikleri ile var olmuş itibari bir değer olduğuna göre, bu benzerlik ve farklılıklar milletin unsurlardır ve var olan millet bu unsurlarla vardır; unsurlarından biri bile olmayan yapılar kendisi olarak gerçekleşemez. Hal böyle iken milleti oluşturan insanların kendine özgü düşünce ve inançları karşısında tarafgir bir tutum alan devlet ve kurumları bu tutumları ile milli bütünlüğü bozmuş olur. Bu nedenle milleti ve insanı bu prensiplerle tanıyan devlet tanımı yapılırken devletin, insan haklarına sıkı sıkı bağlı, demokratik, sosyal hukuk devleti olduğu ilkesinin istisnaya tabi olmaksızın devleti ve tüm kurumlarını bağlayıcı nitelikte olduğu açıkça beyan edilmelidir. Kurumlarıyla birlikte demokratikleşememiş devletin demokratik hukuk devleti olduğundan söz edilemez.

Devletin insan haklarına titizlikle riayet eden, demokratik, sosyal, hukuk devleti tanımı açıkça belirtilip, aynı tanım devletin kurumları için de yapılmazsa kurumlar bu boşluktan kendilerine görev çıkarabilir ve anayasanın kendilerine ilişkin böyle bir tanımı olmadığını ileri sürerek bu konuda dokunulmazlık benzeri teamüller geliştirerek insanüstü kutsal varlık zırhına bürünebilirler. Böyle olursa milli irade ve bilincin dışında, ayrışmış ve dokunulamayan kutsal varlıklara kayıtsız şartsız itaatten başka çaremiz kalmaz. İdeolojik devletin temelleri de böyle atılır. Çünkü tanımsız alanda olgusal birtakım maslahatlarla milli bilincin dışında hikmet-i hükümet anlayışı ile yapılanma fırsatı bulan şahıs ve kurumlar milli irade ile kendilerini bağlı görmeyerek gasp etikleri bu alandan herkesi şahsi menfaatlerine a’li menfaat olarak itaati dayatmayı da meşru görebileceklerdir. Bu zeminde hiç kimse ideolojik bir aygıt olmaktan başka varlık bulamaz.

Sonuç olarak bu konunun önemini kavrayabilmek insanı sayısal bir varlık olarak değil, insana dair tüm oluşumların gerçek değeri olarak algılayabilmekle mümkündür. Bu nedenle bir tek insanın bile haksızlığa uğramasını önlemek devletin temel görevlerinden olmalıdır ve insanın bu haksızlıklar neticesi değersizleştirilmesi insanlığın değersizleşmesine yol açar. Buna kasteden insanlığa kastetmiştir. Bunu yapanlar belki şöyle diyerek kendilerini meşru görebileceklerdir: Ne yaptıysak devlet için yaptık!

Oysa insanlığa kastederek var olmaya çalışan devlet, itibarını yok ederek devlet olamaz. Neticede devlet insanın insani değerler üzerinde inşa ettiği itibari bir yapıdır ve itibarını insandan alır, insana itibar veremez. Çünkü insan gerçek değerdir, tabir edilmiş üniformal bir değer değil.

(ALİ OSMAN SEZER / Hukukçu, Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız , Açık Görüş)

Giriş Formu