24 Ekim 2014, Cu
   
Yazı Boyutu

Tüm site ve web üzerinde

Afrika’daki merhamet ve vicdan kıtlığı

Afrika’nın 1970’lere kadar kendi kendine yeten Somali gibi fakir ülkelerinin açlık sorunu, doğal şartlardan değil, siyasi nedenlerden kaynaklanmaktadır. Afrika için açlık bir kader değildir; güçlülerin fakirler üzerinde yarattığı eşitsizlik ve küresel sömürü düzeninin oluşturduğu insan kaynaklı bir sorundur

Doğu Afrika’yı derinden etkileyen kuraklık ve açlığın oluşturduğu insani kriz, Afrika’ya ilişkin siyasi tartışmaları yeniden alevlendirdi. Açlıktan ölen çocuk görüntülerinin medya üzerinden evlerimize kadar canlı biçimde taşınması, Afrika’yı hem dünyanın hem de Türk siyasetinin ve toplumunun en önemli gündem maddelerinden biri haline getirdi. Ramazan ayı Türkiye’de adeta Afrika ayına dönüştü.

Somali’ye ilk ulaşan yardım kuruluşlarının Türk STK’ları olması ve devletin resmi kurumlarının da yoğun biçimde Afrika’ya yardım kampanyaları düzenlemesi uluslararası toplum tarafından da takdirle karşılanıyor.

Gerçekten de Somali, Cibuti, Kenya, Uganda ve Etiyopya gibi ülkeler, uzun bir aradan sonra tarihlerindeki en ciddi kuraklık dönemlerinden birini yaşıyorlar. Aylardır toprağa tek damla yağmurun düşmediği Afrika’nın bu talihsiz coğrafyasında şiddetli kuraklık 10 milyonu aşkın insanın hayatını tehdit ediyor. BM raporlarına göre, yalnızca Somali’de 3,5 milyon insan açlıktan dolayı ölümle yüz yüze gelmiş durumda. Komşu ülkelere yönelik kitlesel göçler devam ediyor. Son birkaç ayda 28 bin çocuğun açlık ve yetersiz beslenmeden dolayı hayatını kaybettiği kaydediliyor. BM Dünya Gıda Programı yetkililerinin aylar öncesinden tüm dünyaya acil yardım çağrısı yapmasına rağmen, ihtiyaç duyulan 1,6 milyar dolarlık yardım fonuna sağlanan katkı ise son derece zayıf kalıyor. Öte yandan toplanan yardımların bölgedeki BM ofislerince farklı nedenlerle etkin biçimde dağıtılmadığı; depolarda çürütüldüğü veya karaborsada satıldığına ilişkin pek çok iddialar da dillendiriliyor.

Özellikle Batılı ülkelerin sergilediği insani duyarsızlık şiddetle eleştiriliyor. Sorun açlığın pençesine düşen insanların siyah ve Müslüman olmaları mı, sorusu bölge halkları tarafından sıklıkla soruluyor. Zira Afrika’yı da etkileyen küresel ısınmanın temel kaynağı olarak gösterilen endüstriyel üretimin sağladığı zenginlik ve refahın nimetlerinden faydalanan gelişmiş ülkeler, iş küresel sistemin mağduru olan fakir ülkelere yardım etmeye gelince son derece cimri davranıyorlar. Aynı gezegeni paylaşan insanların kaderlerinin birbirlerine bağlı olduğunu; yeryüzündeki güvenlik ve barışın ancak herkesin temel insani ihtiyaçlarının sağlanmasıyla mümkün olacağını ve bu nedenle de halkların birbirlerine karşı ahlaki ve insani anlamda sorumluluk duyması gerektiği gerçeğini görmezden geliyorlar. Afganistan’da haftada beş milyar dolar harcayan ve Afrika’da Cibuti merkezli olarak kurduğu AFRICOM askeri komutanlığı için yılda 300 milyon dolar ayıran ABD bile, Afrika acil yardım fonuna şimdiye kadar yalnızca 28 milyon dolarlık katkı sağlamış durumda. Diğer batılı ülkeler de ABD’den farklı değil. Afrika kıtasındaki yatırımları giderek artan ve bölgeyle olan yıllık ticari hacmi 50 milyar dolara ulaşan Çin de açlık ve kuraklıktan etkilenen bölge halkına yönelik yeterli ilgiyi göstermiyor. Oysa yılda 1,2 trilyon dolarlık parayı savunma ve savaş için harcayan dünya devletleri, bu paranın zekâtı kadar bir miktarı açlık ve kuraklıkla mücadele için harcayabilseler, bugün Somali’de yürek yakan insanlık trajedisinin hiç birisi görülmezdi.

Batı’nın bu ilgisizliğini meşrulaştırmak için en çok kullanılan argüman ise Somali’deki iç siyasi çatışmalar ve özellikle de El-Şebab diye bilinen İslami grubun El-Kaide ile bağlantısı olduğuna ilişkin iddialardır. Oysa 1991’den bu yana iç çatışmalara sahne olan ve siyasi birliği parçalanan Somali’de El-Şebab ne ülkenin tamamını kontrol etmekte, ne de açlıkla boğuşan halka gıda dağıtımını engellemektedir. Açlık krizinin derinleşmesinden sonra ise El-Şebab, BM’nin yardım faaliyetlerinin engellendiği iddialarını anlamsız kılmak adına Başkent Mogadişu ve çevresini boşaltmış ve sivil yardım kuruluşlarının çalışmalarına da yardımcı olacağını açıklamıştır. Gerçekte Somali bugün gerek küresel güçlerin gerekse komşu ülkelerin çıkarlarına yönelik olarak fiilen bölgesel çıkar alanlarına ayrılmış durumdadır. 1991’den bu yana siyasi istikrarsızlıkla boğuşan; iç egemenliği parçalanan ve bu anlamda siyasi olarak tipik bir “başarısız devlet” olarak nitelenebilecek olan Somali’de, 2006 yılında İslami Mahkemeler Birliği tarafından tekrar sağlanan ülkenin siyasi birliği, ABD tarafından desteklenen Etiyopya ordusunun bu ülkeyi işgaliyle son bulmuştur. Kaldı ki, sözde terörle mücadele adına ABD Somali’de üs kurmuştur ve Somali’de düzeni sağlamak adına Afrika Birliği’nin oluşturduğu 12 bin kişilik barış gücüne destek vermektedir. Merkezi hükümet olarak tasarlanan geçiş konseyi hükümeti ise ülkede kontrolü sağlamada son derece yetersiz kalmaktadır. Geriye yalnızca aşiretlere dayalı toplumsal ve siyasal düzen/sizlik kalmaktadır ve bu durumdan en çok faydalananlar ise Batı’nın iştahı kabaran çok uluslu şirketleridir.

Küresel güç mücadelesi

Dolayısıyla Afrika’nın açlık sorununun yalnızca küresel ısınma ve iklim değişikliği gibi doğal şartlardan kaynaklandığı söylenemez. Sorunun kökeninde Afrika üzerinde yüzyıllardır süren jeopolitik ve ekonomik çıkar çatışmaları yatmaktadır. Tarihsel olarak Somali ve çevresi aslında dünyanın önde gelen güçlü devletlerinin kurulduğu, uzun asırlar barış ve huzurun hüküm sürdüğü bir coğrafyadır. Modern dönemde Süveyş Kanalı’nın açılmasıyla bu bölgenin ekonomik ve jeopolitik önemi giderek artmış; bölgeye yönelik siyasi hegemonya kurma mücadelesi de hız kazanmıştır. Bölgede bugün de şiddetlenen aşiretler ve kabileler arasındaki çatışmaların kökeninde de esasen dış güçlerin bu ülkede yarattıkları farklı patronaj ve çıkar ilişkileri yer almaktadır. İngiltere, Fransa ve İtalya gibi farklı emperyal güçler bu ülkede kendi çıkar gruplarını yaratmış ve yerel grupları silahlandırarak bugünkü çatışmaların altyapısını hazırlamışlardır. Bu nedenle sömürgecilik sonrası dönemde de bu ülkelerde güçlü merkezi hükümetler kurulamadığı gibi, iç siyasi çekişmeler de Afrika ülkelerinin siyasi ve ekonomik gelişmesini engellemiştir. Somali gibi ülkelerde sömürgecilik çağı, bir yandan halkın yüzlerce yıl gıda üretimi anlamında kendi kendine yetmesini sağlayan üretim sistemini bozmuş, diğer yandan ise yerel ticaret ağlarını da öldürmüştür.

Son yirmi yılda Somali’de süre giden iç çatışmalar da tarımsal üretimin neredeyse tamamen durma aşamasına getirmiştir. Zengin yer altı su kaynakları bulunan bölgede teknolojik yetersizlikler ve yatırım eksikliği nedeniyle ülkedeki tarımsal üretim potansiyeli kullanılamamaktadır. Yerel halkın çaresiz kaldığı ülkede ise Batılı güçler bu ülkedeki siyasi istikrasızlığın yarattığı kaos ortamından faydalanarak, yerel savaş lordları ile antlaşarak verimli arazileri ucuza kiralamakta ve kendi ülkelerinde yüksek fiyattan alıcı bulan organik ürünler üretme yoluna gitmektedir. Aynı şekilde, fakir Afrika halkının yüzlerce yıldır temel protein kaynağı olan balıkçılık da, Batılı şirketlerin kontrolünde bulunmaktadır. Batı’nın çok uluslu şirketleri, ileri teknoloji ile donatılmış balık avlama araçlarıyla balık sürülerini daha sahile yakın bölgelere ulaşmadan avlayabildikleri için, geleneksel yöntemlerle sahile yakın bölgelerde avlanmaya çalışan yerel halk deniz ürünlerinden yeterince faydalanamamaktadır. Oysa yalnızca yabancı şirketlerin yaptığı balıkçılıktan alınacak pay veya vergi bile, açlıkla mücadele için gerekli olan fonun tüm ihtiyaçlarını karşılayabileceği söylenmektedir. Tüm bunlar birlikte düşünüldüğünde, aslında Afrika’nın 1970’lere kadar kendi kendine yeten Somali gibi fakir ülkelerinin açlık sorununun doğal şartlardan değil, siyasi nedenlere dayandığına işaret etmektedir. Başka bir deyişle, Afrika için açlık bir kader değildir; güçlülerin fakirler üzerinde yarattığı eşitsizlik ve küresel sömürü düzeninin oluşturduğu insan kaynaklı bir sorundur.

Afrika’nın yaşadığı açlık krizini bir insanlık trajedisi olması yanında küresel, bölgesel ve yerel açıdan doğru analiz etmek sağlıklı adımlar için son derece önemlidir. Küresel olarak bakıldığında, Batı’da yaşanan kriz sonrası ekonomik anlamda yapısal olarak ciddi değişikliklere gidilmesi gerektiği konusunun tartışıldığı bu günlerde, Afrika’da kronik açlık ve bunun çözümü için atılması gereken yapısal adımların aynı anda dünya gündemini meşgul etmesini de bir tesadüf olarak değil, bir tevafuk olarak görmek gerekir. Bugün batı da, doğunun bir parçası olan Afrika’da bugüne kadar denemiş klasikleşmiş yaklaşımlarda radikal değişikliklere gitmek zorundadır. Bu, yeni dünyanın eski anlayışlarla gidemeyeceğinin bir göstergesidir. Bir diğer paralellik ise, batının kapitalizm ile kurduğu sistem nasıl bugünlerde kendi içinde çok ciddi sorunlar yaşıyorsa, ayni şekilde batının  kapitalizm rüzgârıyla götürdüğü ve sömürgecilik dalgasıyla aşıladığı ekonomik ve siyasi düzen artik Afrika’nın sorunlarına cevap verememektedir. Bu anlamda Afrika’nın yaşadığı açlık sorunu, sömürge döneminden kalma siyasi ve sosyal yapıları yeniden tartışmaya davet ederken, öte yandan batının yaşadığı kriz dolayısıyla ilk defa yıllardır batının önerdiği çözümlerin sorgulanmasını da hızlandırmaktadır. Dolayısıyla asıl üzerinde durulması gereken şey, bölgedeki siyasi ve ekonomik altyapının yeniden oluşturulmasıdır. Başka bir deyişle, Afrika sorununun çözümü için uluslararası siyasi ve ticari ilişkilerin, adalet, eşitlik ve hakkaniyet temelinde yeniden tanımlaması gerekmektedir.

Türkiye ne yapabilir?

Türkiye hem devlet kurumları hem de çeşitli sivil toplum kuruluşları üzerinden Somali’ye yardım konusunda öncü bir yol oynamaktadır. Başbakan Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun aileleriyle yaptığı ziyaret hem Türkiye’nin bölge halklarına yönelik desteğini göstermesi açısından, hem de konunun uluslararası gündeme taşınması açısından son derece önemlidir. Başbakan Erdoğan şimdiden BM’nin Eylül ayındaki genel kurul toplantısında konuyu gündeme getireceğini de açıklamıştır. Fakat asıl önemli olan orta ve uzun vadede nelerin yapılabileceğidir. Bu açıdan bakılınca Türkiye uluslararası destek bulma girişimleri yanında, özellikle Afrika Birliği ve İİT ile koordineli bir şekilde aktif rol oynayabilir. Fakat Türkiye yalnızca bölgesel örgütlere dayanarak çok başarılı sonuçlar da alamayabilir. Bu nedenle Türkiye, bir yandan kendi imkânlarını kullanırken diğer yandan Afrika halklarının sözcüsü olarak batının ikiyüzlülüğünü açıkça eleştirmesi ve batılı kuruluşları da yardım konusunda harekete geçirmeye çalışmalıdır. Ayrıca son dönemde Suriye örneğinde de görüldüğü üzere, Brezilya, Hindistan ve Güney Afrika gibi yükselen güçlerle de temasa geçip onların da dikkatini Afrika’nın insanlık sorununa çekmelidir. Özellikle Türkiye ve Güney Afrika arasında siyasi diyalog ve işbirliğinin sağlanması Afrika kıtasının sorunlarının küresel platformlara taşınmasını kolaylaştırabilir.

Ancak şunu da sürekli vurgulamak gerekir ki, Türkiye için Afrika haklarına yardım her şeyden önce bir insanlık görevidir. Siyasi ve ticari çıkar amaçlarıyla değil, tamamen insani saiklerle hareket eden bir Türkiye Afrikalıların gözünde yükselecektir. Bölgeden gelen haberler de bunu doğrulamaktadır. Afrika ve Türkiye arasında yüzyıldır kesik olan bağlar da böylece yeniden kurulacaktır. Son yıllarda Türkiye’nin izlediği Afrika’ya açılım politikası da böylece yeni bir merhaleye ulaşacaktır. Yükselen Türkiye için bunun uzun dönemli stratejik ve ekonomik kazanımlar sağlaması ise doğal bir sonuç olacaktır.

Prof. Dr. BİROL AKGÜN / Konya Üniversitesi, Stratejik Düşünce Enstitüsü , MEHMET ÖZKAN / Kahire Üniversitesi Öğretim Üyesi, Açık Görüş

Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız - Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız

Giriş Formu