22 Eyll 2014, Pzt
   
Yazı Boyutu

Tüm site ve web üzerinde

Sivil toplum nedir?

 

Sivil Toplumun kökenini, diğer ülkelerdeki tezahürünü ve kendi toplumsal örgütlenmesini iyi tanıyan Prof. Dr. Atilla Yayla ile Sivil Toplum kavramı ve Türkiye’de ki STK üzerine konuştuk.

Toplumun devletle olan ilişkisinde yaşanan bir takım problemlerin çözülebilmesi için örgütlenen bu gönüllü birlikteliklerin ülkemizde başlı başına bir problem alanı oluşturması, üzerinde durulması gereken bir handikaptır. Bu handikap esasında çelişkilerle şekillenmiş olan modernleşme sürecimizin bir sonucudur.

Henüz zihinlerimizde netlik kazanmamış olan Sivil Toplumun tanımlanması hususunda yaşanan sıkıntıları aşabilmek için, Sivil Toplumun kökenini, diğer ülkelerdeki tezahürünü ve kendi toplumsal örgütlenmesini iyi tanıyan aydınlara ihtiyaç vardır. Bu doğrultuda Prof. Dr. Atilla Yayla ile birlikte Sivil Toplum kavramı ve Türkiye’de ki Sivil Toplumlar üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik.

Faruk Karaarslan - Sivil toplum kuruluşları (STK) kendilerini kamusal alanda ifade etmekte. Fakat bir de kamusal alan problemi var. Avrupa ve Türkiye’de siyasal alan kamusal alanı işgal etmiş durumda, özellikle ülkemizde; siyasal alan, başörtüsü gibi tamamıyla kişisel bir konuda bile dilediği gibi özel alana müdahale edebilmekte, dilediği gibi özel alana girebilmektedir. Hatta çoğu zaman kamusal alanlar siyasal alan olarak nitelendirilmektedir. Böyle bir ortamda sivil toplum kuruluşlarının var olması ne kadar mümkündür?

Prof Dr. Atilla Yayla - Özellikle kamusal alan ve siyasal alan ile ilgili çok net bir kavrayış ve tanımlama yok. Belki özel alanı anlamak, kamusal ve siyasal alanı anlamaktan biraz daha kolay. Kamusal alan ile siyasal alanda bir çatışma olabilir, özel alan ile kamusal alan arasında geçişler olabilir. O yüzden; bu konuya belki de bu tür bir kavramsal bir çerçeveden yaklaşmak yerine, siyasi otoritenin alanı ne olmalıdır, hangi alanlar siyasi kararlara bırakılmalıdır, hangileri bırakılmamalıdır gibi daha fazla netlik kazanmış, en azından liberal felsefe bakımından netlik kazanmış kavramlarla bakmakta fayda var. Böyle bakıldığında da şunu söyleyebiliriz; siyasal alanda doğal bir büyüme eğilimi vardır. Yani siyasi organda/devlette doğal bir yayılma eğilimi mevcuttur. Bu yayılma eğilimi zamana ve şartlara bağlı olarak bazı insanlara cazip görünebilir. Yani; devletin, iktidarının dağılması, otoritesinin genişleyip elindeki imkân ve araçların yaygınlaşması sivil toplumun lehine sonuçlar verecek bir şey gibi görülebilir. Bu durum geçici olarak bile olsa bazı toplum kesimlerinin lehine sonuç da verebilir. Ama bu sonuç aynı zamanda bizi bir yanılgıya sürükleyebilir. Siyasi olarak devletin alanının sınırlı olmasını yani siyasi alanın sınırlı olmasını, hayatımızda siyasi kararlarla çözülebilecek problemlerin az olmasını ya da siyasete çözülmek üzere havale edeceğimiz problemlerin gerektiğince asgari düzeyde olmasını savunmamız gerekir. Böyle bakıldığında hem bireysel inisiyatifleri hem de bireylerin gönüllü olarak bir araya gelmesi ile ortaya çıkacak STK’ların yapacakları üzerine tabi ki ihtiyaç vardır. Adına STK’lar desek de demesek de toplum aynı zamanda gönüllü birey birliklerinden oluşur. Aileyi belki bunun içinde saymak gerekmeyebilir ama aileyi aşan her türlü beraberlik, birliktelik sivil toplum kapsamında değerlendirilebilir. Dolayısıyla STK’lara ve siyasi alanın sivil toplumun kendisine bırakmadığı genişçe bir alana çok büyük ihtiyaç var. Türkiye’deki sıkıntı ve kafa karışıklığının temel nedeni budur. Bu kafa karışıklığı son zamanlarda, özellikle son beş yıl içerisinde biraz daha arttı zannediyorum. Çünkü STK diye adlandırdığımız kuruluşlarda değişik bir çizgi izleme oranında –mesela siyasi alanın uzantısı gibi işlev gören- artış olmaya başladı. Devlet yapılanmalarının uzantısı eskiden daha çok kooperatif kavramıyla ifade edilirdi. Siyasi otoriteye başkalarının dövülmesi için veya kendi hayat tarzının, dünya görüşünün başkalarına empoze edilebilmesi için müracaatta bulunan, bu doğrultuda ki taleplerini rahatlıkla ifade eden organizasyonlar ortaya çıkmaya başladı. Bunlarda kendilerini STK olarak adlandırır hale geldiler.


F.K - Kendisini STK olarak nitelendiren odalar ve borsalar var. Ayrıca birçok STK’nın ekonomik nedenlerden dolayı hükümetlerle ilişkilerinin olduğu bilinmekte. Böyle bir ortamda STK’ların temel niteliği olan hükümetten bağımsız olması ne kadar mümkün olabilir?

A.Y - STK’ların özgürlüğü korunması konusunda; eğer bu kurumlar iyi bir çizgi izlerlerse başarılı olunması mümkündür. Ama bu çizgi genel olarak özgürlükçü bir çizgi olmalıdır. Bu yolu izleyebilmek içinde özgürlük bilgisine sahip olmak, özgürlük felsefesinden haberdar olmak ve özgürlük ilkesinin açılımlarının bütün sonuçlarına peşinen razı olmak gerekmektedir. Çünkü özgürlük zaten hoşumuza gitmeyecek, bizi rahatsız edici sonuçlar doğuracaktır. Bu sonuçları gördüğümüz zaman ‘bu konuda özgürlük olmaz’, ‘bunu istemiyoruz’ dersek özgürlük ilkesi iflas etmiş olur. Bu ilkeden vazgeçmiş oluruz. Özgürlük ilkesine bağlı kalmak, açılımlarına razı olmak ve özgürlük anlayışını benimsemek şartıyla STK’ların özgürlüğün gelişmesi için yararlı olacağı söylenebilir elbette. Ama terside olabilir. Türkiye’de bunların tam tersini yapan kuruluşlar da var elbette

F.K - Amerika’da Non-Govermental Organizetion (NGO) diye anılan ve kavramsal olarak da sivil bir oluşum olduğunu hissettiren Hükümet-Dışı Organizasyonlar ile bizim ülkemizde ki STK’ların benzer ve farklı yönleri hakkında ne düşünüyorsunuz?

A.Y - NGO terimi iyi bir terim. Çünkü orada ‘goverment’ hükümeti ifade ediyor aynı zamanda devlet anlamına da geliyor. NGO ise hükümetin/devletin dışında olan kuruluşlar anlamına geliyor. Yani onun tarafından görevlendirilmemiş, onun ajanı olmayan, onun uzantısı olmayan kuruluşları daha iyi ifade ediyor. STK-sivil toplum, STK-siyasi toplum ilişkisi, sivil toplum-devlet ilişkisi çok tartışmalı bir konudur. Mesela Hegel’e bakarsak başka bir şey, Marx’a bakarsak başka bir şey görüyoruz. Tabi ki Amerikan sivil toplum geleneği, sivil toplum olmak bakımından ve sivil toplum kuruluşlarının genel özellikleri bakımından çok daha kuvvetlidir. Bu şekilde gerek kültürel ortamdan dolayı, gerek yaşama şartlarından dolayı, gerekse de onların tarihi tecrübelerinden dolayı, Amerika’da çok daha fazla sivil inisiyatif vardır. Bunlar kelimenin gerçek anlamı ile sivil inisiyatiftirler ve devletle hiçbir bağlantıları yoktur. Kaynaklarını kendileri temin ederler. Temsil ettikleri kesimin menfaatlerini, hayat tarzlarını, inançlarını bunun gibi özelliklerini korumaya çalışırlar. Amerikan sivil toplum geleneği büyük ihtimalle dünyadaki en kuvvetli sivil toplum geleneğidir. Amerikan sivil toplum geleneğinden öğrenilecek çok şeyler vardır. Ama anti-Amerikancılık bu bakımdan da bizim gözümüzü köreltiyor. Amerika’nın saldırganlık politikasından dolayı Amerika’ya gösterilen ciddi itirazlar var. Amerikan dış politikası, Amerika devleti ile Amerikan sivil toplum geleneği arasında ayrım yapmamızı zorlaştırıyor. Bundan dolayı biz Amerikan kültürünü kötülerken aslında çok iyi şeyleri de, eleştirilmesi gerekilen şeylerin yanında kötülüyoruz ve eleştirmekten ziyade örnek alınması, ders alınması gereken birçok şeyi de gözden kaçırmış oluyoruz. Amerikan STK’ları, sivil toplum geleneği bunlardan birisi.

F.K - Biz biliyoruz ki Amerika’daki tüm kitlesel hareketler yasalarla belirlenmiştir. Birçok konuya dair Amerika’da yasalar düzenlenmiştir. Böyle bir durumda Amerika’daki sivil toplumlar ne ölçüde devletten bağımsız olabilir.

A.Y - Böyle kuruluşlar da olabilir tabiî ki ama Amerika’da devlet her şeye rağmen Ortadoğu’daki birçok devletten küçüktür. Amerikan tarihinde Amerikan halkının kendi problemlerini kendilerinin çözme yolunda bir eğilimi vardır. Ve Amerika’da tamamıyla sivil inisiyatif ile spontane bir şekilde organizasyonlar ortaya çıkmaktadır. Hükümetten bir şeyler istemek yerine kendi problemlerini çözebileceklerini iddia ediyorlar ve nitekim çözüyorlar. Ama Amerika’da da bir değişiklik ve yozlaşma var. Bu değişiklik ve yozlaşma, refah devleti anlayışı yüzünden kaynaklanmaktadır. Devletin her işe karışmaya başlaması yüzünden Amerika’da menfaat önceleyen, rant elde etmeye çalışan, oluşumlar ortaya çıkmakta. Bunlar, kendilerine bir şekilde kaynak aktartmaya çalışıyorlar. Bu, rantın olduğu her yerde kaçınılmaz bir durumdur. Ama bütün bunlara rağmen sadece Amerikan geleneği değil, genel olarak Anglo-Sakson geleneği sivil toplum kavrayışı bakımından kıta Avrupa’sına göre çok daha kuvvetli bir geleneğe sahiptir.

F.K - Türkiye’de İslamî kesimde STK’ların yükselişini nasıl değerlendiriyorsunuz?

A.Y - Türkiye’de ki bu bahsettiğiniz kesime İslamî kesim demek pek doğru olmayabilir. Dindar muhafazakâr kesim demek daha uygun. Tabi ki dindar muhafazakâr kesim taban olarak çok geniş bir kesim. Aynı zamanda insan gücü olarak ve maddi manevi bakımdan da git gide zenginleşen bir kesim. Şüphesiz bu insanları harekete geçiren temel motivasyon, dini nitelikli motivasyonlardır. Örgütlenme anlayışı bakımından iki şey yapabilir. Biricisi; Bu insanlar, kendi dini inanışlarına hizmet etmek için gruplar oluşturabilirler, ikincisi ise; insanlara yardım etmek için dini kuruluşlar (hayır kuruluşları) oluşturabilirler. Nitekim her ikisini de yapıyorlar. Tabi ki bu sevindirici bir durum. Çünkü dini oluşumlar sivil toplumun en önemli parçalarından biridir. Ama öbür taraftan dindar-muhafazakâr kesimde çok kuvvetli bir devletçi eğilimde var. Yani devlet eli ile İslam’ın topluma empoze edilmesinden rahatsız olmayacak gibi görünüyorlar. Hal bu ki devlete böyle bir yetki tanırsanız o yetkiyi sizin istemediğiniz bir istikamette de kullanabilir. O bakımdan demin dediğimiz şeylere dönecek olursak; İslamî kesimin de haklar konusuna sadece İslamî kaideler çerçevesinden bakmak yerine, genel özgürlük bilgisinin edinmeleri çerçevesinden yaklaşımlar sergilemesi gerekmektedir. Yani, her kesimin özgürlüğünü kendilerinin özgürlüğü derecesinde savunmayı öğrenmeleri gerekmektedir. Türkiye’de ki dindar muhafazakâr kesimler bunu yapabilirlerse özgürlüğün gelişmesinde çok büyük katkılarda bulunurlar. Yapamazlarsa ve sadece kendi bakış açılarından dünyaya bakmaya kalkışırlarsa bir gelişme gösteremezler, hatta özgürlükçü de olamazlar. Yani önemli olan sadece kendi mensup olduğun kesimin özgürlüğünü değil, ötekinin farklılıklarının da özgürce olabileceğini savunmaktır. Eğer kendi özgürlüğümüze değer veriyorsak başka insanların özgülüğünü savunmaya hazır olmamız ve onların özgürlüğünü savunarak bunu göstermemiz gerekir. Çünkü kendisinin özgürlüğü ihlal edilen insan zaten feryat edecektir. Yani insanların kendi özgürlüğüne müdahale ettiğinde feryat etmesinde bir erdem yoktur. Asıl erdemli davranış sizin gibi olmayanların, bizim dâhil olduğumuz kesme ait olmayanların, özgürlüğü ihlal edildiğinde isyan edebilmektir. Erdemli davranış böyle bir durumda itiraz edebilmektir.

...

Faruk Karaarslan / TİMETÜRK

Giriş Formu